Başarı Üzerine: Dinleme ve Anlama

Şu anda lise 3 öğrencisi olan kızım, sahip olduğu sosyal sorumluluk bilinci vesilesiyle, haftasonları TEGV‘de (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı) ilkokul çocuklarına eğitimler veriyor. Geçenlerde yine böyle bir eğitim gününde gittiği TEGV şubesinde, eğitim saatini ve öğrencilerini beklerken, Ekonomi dersi sınavına hazırlanmak amacıyla yanında taşıdığı ders kitabını okuyormuş. Benzer şekilde yine eğitim gönüllüsü olarak orada bulunan, üniversitede Ekonomi bölümü öğrencisi gençler de, kızımın, kendilerinin üniversitede gördüğü konuları çalıştığını farkedince arada bir sohbet başlamış. Kızımın ifadesine göre konu çok hızlı bir şekilde “başasının sırrı nedir”e gelmiş 🙂 Etrafta çocuklarını şubeye getiren veliler de varmış ve kızımla gençler arasındaki sohbet genişleyince, çocuklarının geleceği hakkında endişeli her ebeveyn gibi onlar da “sen nasıl böyle başarılısın” anlamında sorularla sohbete dahil olmuşlar.

Bu günlüğü takip edenler, benim başarıyla neyi kastettiğimi kabaca bilirler. Başarı anlayışımın en temelinde, ciddi ve sağlam bir bilgilenme yatar. Bilginin üzerine bina edilen tecrübe ve tefekkür, kişiyi fikir sahibi yapar. O yüzden bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu düşünenlerden daima uzak dururum. Kızım da öyledir, çok yetenekli ve yaratıcıdır ama her şeyden önce doğru ve sağlıklı bilgilenmeye önem verir. Bana anlattığına göre bu olayda da “nasıl oldu bilmiyorum ama birden etrafım, ‘hayatın sırrı nedir üstad’ diye bakan anne-babalarla doldu” dedi bana 🙂 Peki, “senin başarının sırrı” konusundaki soruya sen ne cevap verdin diye sordum tabi ki. Böyle bir soruya herkes kendi tecrübesi açısından mümkün olan zilyon tane cevaptan birisini verebilir. Kimisi “annem” der mesela, kendi sahsi tecrübesi açısından çok farklı bir yerdedir annesi. Kimisi “ilköğretim 4. sınıf öğretmenim” der. Kimisi de kişinin sahip olduğu ve doğuştan tevarüs ettiği özelliklerinde arar başarıyı. Dolayısıyla bu soruya “zekam” diye cevap verir bazıları. Bütün bunlar böyle bir soruya cevap olarak verilebilir. Fakat bu sorunun cevabını, doğuştan gelmeyip, kişinin ve yakın çevresinin gayretiyle, o kişide zamanla gelişmiş bulunan davranışlar açısından ele alırsak, cevaplarımızı bayağı bir sınırlandırmış oluruz. Örneğin “çalışmak”, “kendine güven” ya da daha da özelde “çok soru çözmek” gibi davranışsal cevapları kastediyorum yani. Bu cinsten yani davranışsal cevapların, başarıyı açıklamada çok daha geçerli olduğunu düşünüyorum. Neyse, kızımın verdiği cevap ne biliyor musunuz? “Dersi derste öğrenmek”. Bu cevap sizleri etkilememiş ve hatta size göre şaşırtıcı derecede basit kalmış olabilir. Ben şaşırmadım kızımın bu cevabına ama. Çünkü hem bu ülkede hem yurt dışında eğitim almış, ister okul öncesi ve ilk seviye eğitim isterse üniversite eğitimi olsun, hem bu ülkede hem yurt dışında eğitim alan çocuklara sahip ve ötesinde eğitimin teorisi ve pratiği üzerine kendince kafa patlatan birisi olarak kızımın bu cevabı üzerine eskiden bu yana düşünür ve gözlemlerde bulunurdum zaten. Dahası onlarla ilişkilerimde “dersi derste öğrenmeyi” devamlı teşvik ederdim. Dolayısıyla bu cevap beni hiç şaşırtmadığı gibi sevindirdi de. Dahası, kızımın bunu farketmiş olması mükemmeldi.

Uzatmadan şunu söyleyeyim: İster ilköğretimde bir çocuk, ister lise çağında bir genç, ister üniversitede bir öğrenci, isterse, işe aldığım ve çalışma fırsatı bulduğum, iş görüşmesi yaptığım, eğitim ya da danışmanlık vesileleriyle karşılaşıp çalışma imkanı bulduğum kişiler olsun, onlarla ilgili yaptığım gözlemlerde elde ettiğim sonuçlardan birisi de şu: Başarılı insanların ezici çoğunluğu, dinlemeye ve anlamaya önem veren kişiler. Önemden öte, dinlemeyi ve anlamayı, her hareketiyle hayatının merkezinde tutan kişiler. Ders açısından ifade edilirse, başarılılar, çoğunlukla dersi derste anlayan kişiler. Yani, derse önem veren, derste anlatılanları anında anlamaya özen gösteren, anlatılanlara iyi odaklanan dolayısıyla da iyi bir dinleyici olan, hatta sonrasında güzel sorularla olan biteni çözümleyici bir anlayışla zihnine yerleştiren insanlar. Dahası, iyi sorularla, öğretmene bile o ana kadar farketmediği şeyleri farkettiren öğrenciler, iyi öğrenciler. İstediği kadar çalışkan olsun, dersi derste anlamayan, hatta derse devam etmeyip sonradan çalışarak arayı kapatan insanlardan başarılı insan çıkması çok zor. Biliyorum, hemen Steve Jobs gibi kişilerden örnek vererek bu söylediklerime karşı çıkanlar olacaktır. Ama şunu unutmayalım ki başarının, ezici çoğunluğu bizim elimizde olmayan pek çok etkeni var. Ayrıca ben başarıyla, ünlü olmayı ya da tonla para kazanmayı kastetmiyorum. Dolayısıyla bu yazıyı okuyan ya da bu günlüğü takip eden birisi, benim Steve Job’s yerine örneğin Dennis Ritchie‘yi başarılı olana örnek göstereceğimi de tahmin edebilir.

Zeka, kendine güven, çalışma vs., hepsi başarıda bir yere sahip, eyvallah, ama normal zekalı bir çocuğun bence en temelde sahip olması gereken yetkinliklerden birisi “dersi derste anlamak”tır. Ve bu davranış bence örneğin “çok çalışmak”tan çok daha önemlidir. Ebeveynler, çocuklarına çalışma alışkanlığı kazandırmadan önce onlara, dinleyip anlamasını öğretmeliler. Okul çağına geldiğinde ise çocuğun, dersi derste anlaması teşvik edilmeli. Dersi derste anlamayan ama çok çalışan bir çocuk, dersi derste anlayan ve bunun üzerine az bir çalışma ekleyen bir çocuk kadar başarılı olamayacaktır.

Böyle bir günlükte böyle bir konuyu neden yazıyorum biliyor musunuz? Eğitim vesilesiyle ben de çok sık olarak ders veriyorum, derste öğreten öğretmen/hoca konumunda bulunuyorum ve sınıfta dikkatimi en çok çeken şey, katılımcıların yani öğrencilerin dersi derste öğrenme konusunda genel olarak sahip olduklarını gözlemlediğim zaafiyetleridir. Eğitim vermek, özellikle yetişkin eğitiminde ya da bir başka deyişle mesleki eğitimde hocalık yapmak kolay birşey değil, kendine göre zorlukları var. Yetişkin eğitiminin, bazen sizden bile yaşlı ama her zaman 20 yaşından büyük, ezici çoğunlukla bir üniversite bitirmiş olan katılımcılarının size saygı duymalarını sağlamak, gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilmek vb., ilköğretim ya da lise öğretiminde pek de problem olmayan, tonla zorluğu var. Eğitmenin yarı Cem Yılmaz olması gerekir meslea eğitimde. İnsanların, yetişkin de olsalar dikkatlarinin devamını sağlamak, esprilerle dersi eğlenceli hale getirmek, en az derste anlatılan konuyu, teorisi ve pratiğiyle, ilgi çekici kılmak kadar önemli. Eğitimler sayesinde ben de yarı ya da hadi o kadar iddialı olmayayım, kendi çapımda ufak bir Cem Yılmaz oldum çıktım. Artık eskidi ama geçen yazki esprilerimden birisi, şike soruşturması sürecinden dolayı özellikle, benim Fenerli olup ve hayatımda ilk defa kombine almış olmamdı. Tonla espri çıktı buradan ve çok eğlenceli oldu. Malum, kişinin kendisini tiye alan sözler genelde en etkileyici ve hoş esprilerdendir.

Neyse, konuyu uzatmayalım, bütün bunlara rağmen, eğitimlerde, sınıftaki katılımcıların beni takip etmelerini sağlamakta çok zorlanıyorum. Basit bir ayarı ya da bir şeyi yapış şeklini, örneğin, Eclispe’deki bir projede, paketlerin hiyerarşik olarak görünmesini sağlama gibisinden sadece ve sadece 3 adımlık bir ufak detayı bile 5 günlük bir eğitimde 10 defa söylediğim oluyor. Zaten sınıfta 10 kişi ya var ya yok, düşünün gerisini.

Bazı eğitmen arkadaşların, katılımcıların saygısızlıklarından bahsettiği çok sık oluyor. Ben çok az böyle bir durum yaşadım. Sanırım yaşım, eğitimin ilk 15-20 dakikasında katılımcılara verdiğim izlenim, kendimle ilgili her türlü tiye almayı sınıfta bizzat kendimin başlatması ve çok rahat olarak “bilmiyorum” diyebilmem gibi faktörler, sınıfta bana karşı doğrudan saygısızlık yapılmasının yolunu en baştan kapatıyor, bunun farkındayım. Fakat, önüne geçmekte zorlandığım şey, katılımcıların dersi takip edip, derste olabildiğince başka şeylerle uğraşmadan, sadece benim anlattıklarıma odaklanmalarını sağlamak. Bu anlamda çok sık gördüğüm, dersi takip etmeme sebepleri ve yine çok sık karşılaştığım sonuçları şunlar:

  1. Zaten bildiğini düşünmek ve belki bundan dolayı ileriki konuları karıştırmak ve bunlarla ilgili soru sormak ya da kendi makinasında bunları denemek. Sonra da benim daha önce 9 defa gösterdiğim Eclipse ayarının nasıl olduğunu sormak. Dolayısıyla çok büyük bir ihtimalle, katılımcı bildiğini sanıyor ama en azından benim anladığım ve anlattığım şekliyle bilmiyor. Bu anlamda benim eğitimlerimin, pek çok aynı isimdeki eğitimden farklı olduğunu katılanlar bilirler.
  2. Teorik açıklamalardan sıkılıp hızlıca pratiğe dalmak istemek de çok sık karşılaştığım sebeplerden. Malum aksiyon sever bir milletiz ve teoriden hoşlanmayız. Her şeyi, tonla acı çekecek olsak bile, deneye yanıla öğrenmeyi tercih eden mazoşist bir yapımız var. İki dakika sonra pratik yaparken akla gelecek tonla “neden böyle”nin cevabını, sistematik olarak en baştan kavramsal bir yapıda açıklamak aslında çok daha sağlıklı bir durum ama SBS, ÖSS gibi sınavlar için soru çözerek büyümüş olan bizlerin, “nasıl”lıktan önce “neden”liğe önem vermemizi beklemek her zaman adil değil, bunun da farkındayım. O yüzden eğitimlerde çok sık, felsefi argümanlarla teori-pratik arasındaki ilişkiden bahsetmek zorunda hissediyorum kendimi.
  3. Soru sormamak en yaygın olanı belki de. Aklına takılanı bana sorarak, benim onu, bütün sınıf için halletmeme imkan sağlayacakken, arkadaşına fısır fısır sorup, onu kendi ekranına bakmaya davet edip, o sırada benim anlatıp yaptıklarımı kaçırmak, dahası sınıfta kendi başına iş yapar bir görüntü vermek ve gürültü yapmak. O kadar da, “ne kadar saçma olursa olsun sorun” gibi ciddi teşvikler ya da “yarın obür gün yöneticinizin karşısında rezil olacağınıza, buradan çıkıp gittikten sonra sizi hatırlamayacak ve sizi asla ve asla yargılamayacak olan benim karşımda rezil olun” gibi esprili uyarılarla soru sormayı teşvik etsem ya da çok sıklıkla sınıfa “neden”likle ilgili işin felsefi arka planına ait sorular sorsam da, çok kişinin soru sormama/soramama adetini yıkamıyorum. Kolay değil, taa ilkokuldan bu yana “soru sormamanın faziletiyle yetişmiş” ya da “saçma soru korkusuyla büyümüş” yetişkinleri üç beş günde soru sorar hale getirmek. Dolayısıyla ciddi bir soru sorma korkumuz var.

Sanırım, derse devam etmeden, sonrasında, geçmiş senelerde sorulmuş sorulardan yola çıkarak, hızlıca ders geçmek şeklinde açıklanabilecek olan kötü bir adetimiz de bizi ders ortamından soğutuyor. Ben de İTÜ’de okurken 2-3 sene böyle takılmıştım nedenini bilmeden. Şimdilerde de gençlerle karşılaştığımda, çok zeki ve kapasiteli olanların bile, malesef, hocayı ya da dersi beğenmeyerek, ya da alışkanlıktan dolayı, böyle bir tutumda bulunduklarını gözlemliyorum. Ezberci, hantal, aşırı bilgi yükleyen eğitim sistemimiz olduğunun çok fena halde farkındayım ama malesef, iki yanlış bir doğru etmiyor. Bu sanırım biraz da bizim sahip olduğumuz, SBS, ÖSS vb. “problem çözme” kültürümüzün bir devamı. Öyle ya lise sonun ikinci döneminde pratik olarak hiç ders yapılmıyor, herkes paso dershaneye gidip soru çözüyor, akıllı atış/tahmin stratejisi öğreniyor. Diyecek hiç bir şey yok.

Bütün bunlar nihayetinde, daha ilk öğretime bile başlamadan anne ve babanın çocuğuna öğretmesi gereken ve bu hayatın en temel uğraşılarından birisi olan “anlama” konusundaki problemlerimizden kaynaklanıyor. Ve böyle bir problemle yetişmiş bireyin davranışını, değil 25 -30 yaşında, 15 yaşı bile düzeltmek zor ya da imkansız.

Eğitime zorla gönderilmiş olmanın ya da ne bileyim, Pazar günü, dışarıdaki bahar ya da yaz havasına rağmen eğitimde olmak gibi, benim yapabileceğim bir şey olmayan konulardan kaynaklanan ilgisizlik ve dersi bırakmışlıklardan bahsetmiyorum bile. Onlar bu kategoride ele alınan problemler değil.

Dersi iyi takip eden, aklına takılan birşey olduğunda yanındaki arkadaşına değil de bana soran, doğru ya da yanlış olsun çıkarımlarını tüm sınıfla paylaşan kişilerle ders yapmak kadar eğlenceli ve hoca olarak beni de eğiten bir durum az olur. Böyle eğitimlerde inanın en az öğrenciler kadar ben de öğreniyorum ya, mükemmel.

Anlamak ve anlama uğraşısı, her şeyi çok değerli kılıyor.

Bu yazı toplam 916 defa görüntülenmiştir.