Java Günlüğüm

Outliers (Çizginin Dışındakiler) – Kitap Değerlendirmesi


Akin tarafından, Eki.17, 2011 tarihinde, Diğer altında

Outliers (Çizginin Dışındakiler) –Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur? – Malcolm Gladwell

MediaCat  9. Baskı – 2009 İstanbul

Malcolm Gladwell, Kanadalı aslıllı ve New York’ta yaşayan, bir araştırmacı, gazeteci ve yazar.  Gladwell, dördü de dilimize çevrilen, Tipping Point (Kıvılcım Anı) (2000), Blink (Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü) (2005),  Outliers (Çizginin Dışındakiler) (2008) ve What The Dog Saw (Köpeğin Gördüğü) (2009) isimli, ABD’de çok satan kitapların yazarı. Yazar, her kitabında, hayatın tamamen içinde olan, herkesin bir şekilde az ya da çok bilgi ya da çoğunlukla his sahibi olduğu ama dile getirmekte zorlandığı bir konuyu ele alıyor,  kuvvetli gözlem ve delillerle anlaşılır hale getirip, sebep sonuç ilişkileri üzerinden giderek çözümlemeci bir yaklaşım sunuyor. Outliers’da da yaptığı, başarının bileşenlerini ele almak. Öncelikle Gadwell’in yaklaşımının, popüler kişisel gelişim kitaplarındakinden çok farklı olduğunu belirtelim. Gladwell, nasıl başarılı olabileceğinizi size öğretmeye çalışmıyor. Sadece, çok başarılı kişilerin hayatlarını ve başarı hikayelerini, kurduğu bir çerçeve içerisinde değerlendiriyor ve tezini doğrulamaya çalışıyor.

Gladwell Outliers’da dahiler, zengin ve güçlü avukatlar, rock yıldızları ve başarılı programcılardan yola çıkarak, “bireysel başarı” şeklinde ifade edilebilecek olan genel başarı algısının yanlış olduğunu ispatlamaya koyuluyor. Outliers’da iddia ettiği tez şu: Başarı, bireysel değildir. Başarı, ancak doğru şartlarda oluşabilir. Bu şartların pek çoğu ise kişinin elinde değildir, olsa olsa kişi, o başarıyı hazırlayan şartların içine doğar. Bu şartlar ise temelde zaman, toplum ve bu çerçevede ele alınabilecek olan imkanlar ya da şanslardır. Gladwell Outliers’ı, insanların başarıyı, başarılı insanların üstün zekalarına ve yeteneklerine atfetmelerini çürütmek amacıyla  yazdığını ifade ediyor. İnsanlar genel olarak, başarıda zirveye çıkmanın ancak çok sıradışı zeka ve yeteneğe sahip olmakla mümkün olduğunu düşünürler. Fakat Gladwell, normal bir zekaya sahip olduktan sonra başarı için bir bireyin yapabileceği tek şeyin çok çalışmak olduğunu vurguluyor. Peki çok çalışanların hepsi çok başarılı olabilir mi? Hayır olamazlar, çünkü, kişilerin doğduklarında kendilerini içinde bulundukları aile başta olmak üzere her türlü ortam ve zaman ile bunların sunduğu fırsatlar, onların başarılarında, zeka ve çalışmalarından çok daha etkilidir.

Outliers’in Türkçe çevirisi 224 sayfa ve MediaCat yayınları arasından 2009 yılındna itibaren okuyucuya ulaşmış durumda. Kitap 9 bölümden oluşuyor. Akıcı bir dile sahip olan kitap, birkaç günde bitirilebilecek şekilde sizi kendine bağlıyor.

Kitabın ilk beş bölümü “Fırsat” başlığı altında, geri kalan dört bölümü ise “Miras” başlığı altında toplanmış. Fırsat kısmındaki bölümlerde başarılı kişlerin, nasıl fırsatlar dünyasına doğdukları inceleniyor. Miras başlığındaki bölümlerde ise atalar ve aileden gelen kültürel yapıların, başarıda oynadığı rol ele alınıyor.

Kitabın birimci bölümü “Matta Etkisi” başlığını taşıyor ve sosyologların “kümülatif avantaj” dedikleri olguyu, Kanada hokey ligindeki oyuncuların doğum tarihleri üzerinden açıklıyor. Kanada hokey ligi oyuncuları, ilkokuldan başlayıp devam eden okul liglerinde başarı gösterip sivrilen, en yetenekli oyuncular arasından geliyorlar. Ve Kanada okullarında o yılki hokey takımına seçilmenin yaş bakımından şartı, 1 Ocak’tan sonra doğmuş olmak.  Dolayısıyla takımda olan 1 Ocak doğumlu bir çocuk, aynı takımdaki 30 Aralık doğumlı bir diğer çocuğa göre çok daha gelişmiş ve yapılı oluyor.  Bu durum, bireysel liyakat prensibi üzerine kurulu olan bu sporda, en başarıların ezici  çoğunluğunun, yılın ilk aylarında doğmuş olanlardan çıkmasını sağlıyor. Ve Gladwell diyor ki, Kanada’da hokeyde ne kadar iyi olduğunuz ve ne kadar çok çalıştığınızdan daha önemli olan, yılın hangi ayında doğduğunuzdur.

Kitabın ikinci bölümünün adı “On Bin Saat Kuralı”. Bu bölümde Gladwell, doğru zamanda doğup, fırsatları değerlendirerek 10.000 saat çalışmış olma avantajını yakalayanların, şartların elverdiğinde, bu bilgi ve tecrübe ile, dallarında dünyanın en iyisi olduklarını vurguluyor.

Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümleri “Dehaların Sorunu, 1. Bölüm” ve “Dehaların Sorunu, 2. Bölüm” isimlerini taşıyor. Gladwell bu bölümlerde, zeka ile başarı arasında bir zorunluluk ilişkisi olmadığını, dehaların hayatları ve onlar üzerine yapılan araştırmalardan yola çıkarak savunuyor. Yani yeterli zekaya sahipseniz, çalışmanız ve elinizde olmayan diğer şartların elvermesiyle, sizden çok daha yüksek zekaya sahip birinden pekala daha başarılı olabilirsiniz.

Beşinci bölüm, “Joe Flom’dan Alınacak 3 Ders”  başlığını taşıyor ve Avrupa’dan göçen yahudilerin, New York’ta nasıl zor şartlarda kendilerine yer edindiklerini ve yeni nesillerin, ailelerinin bu zorlu tecrübelerinin üzerine, zamanla, şartların değişmesiyle, oluşan fırsatları değerlendirerek nasıl başarıyı bina ettiklerini anlatıyor.

Altıncı bölüm “Kentacky, Harlan” başlığını taşıyor ve kültürel mirasın başarıdaki rolünü ele alıyor.

Yedinci bölüm “Uçak Kazalarına İlişkin Etnik Kuram” başlığını taşıyor ve pilotların içinde yetiştikleri kültürün, onlara empoze ettiği güç anlayışının, pilotların iletişim kurma biçimlerini nasıl belirlediğini ve bu durumun uçak kazalarının sebebi olarak nasıl ortaya çıktığını anlatıyor.

Sekizinci bölüm “Çeltik Tarlaları ve Matematik Testleri” başlığını taşıyor ve uzak doğuda, yüzyıllar boyunca, çok dar alanlarda ve çok dikkatli ve zahmetli çalışmalarla prinç yetiştiren insanların kültürü ile dillerinin, o topraklarda matematiksel zekanın gelişimini nasıl kolaylaştırdığı ele alınıyor.

Dokuzuncu bölüm “Marita’nın Pazarlığı” başlığını taşıyor ve ABD’de, sekizinci bölümde ele alınan kültürel yapıya benzer bir anlayışla kurulmuş özel yapıdaki bazı devlet okullarına kabul edilen ve bu fırsatın farkında olanların başarıya ulaşmalarını ele alıyor. Bu bölüm, başarının, ne sadece zeka ne de sadece çalışma ve yetenekle bina edildiğini, daha çok bir armağan olduğunu ve fırsatı değerlendirme güç ve soğukkanlılığını göstermeye bağlı olduğunu ifade ederek bitiyor.

Kitabın, “Bir Jamaika Hikayesi” isimli sonsözünde ise yazar, kendi atalarını ve onlardan devraldığı mirası bize aktarıyor.

Gladwell’in kitaplarında sunduğu yaklaşım, bazı tekil olaylardan yaptığı çıkarımları genellemesinden dolayı eleştiriliyor. Bu anlamda kitabın bilimsel doğruluğu elde etmeye çalışmadığını söylemek gerekir. Dolayısıyla, kitap, doğruyu tam olarak ifade etmekten çok, doğrunun bir kısmını güzel bir şekilde ortaya koymuş olmakla övülebilir.

Kitab, bir cümlede özetlemek gerekirse, “başarılı insanlar yoktur, başarılı toplumlar vardır” fikrini güzel bir şekilde savunmaktadır.

Share
1 Yorum daha...

Genç Yazılımlılar İçin – I


Akin tarafından, Eki.17, 2011 tarihinde, Diğer, Yazılım Mühendisliği altında

Gerek yüzyüze görüştüğüm gerek ise email yoluyla bana ulaşan gençler, çok sıklıkla benden “yol gösterme” istiyorlar. Hepsine ayrı ayrı birşeyler yazmaya çalışıyorum ama bir müddet sonra bunları topluca ifade etmenin daha faydalı olduğunu düşünüp bu yazıyı kaleme aldım. “Yol gösterme” isteği ile ilgili öncelikle şu iki şeyi belirtmem lazım. Benden yol gösterme ve tavsiye isteyen gençler öncelikle hakkımda hüsn-ü zanda bulunup, bana büyük bir sorumluluk yüklüyorlar. Bu durum onların iyi niyetini gösterirken beni ise sıkıntıya sokuyor. Öte taraftan gençlerin bu isteği tamamen bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Her toplumda, önden gidenler, bilgi ve tecrübelerini arkadan gelenlarle paylaşırlar; bundan daha tabi birşey olamaz. Bu konuda belki dikkat edilmesi gereken şeyin, herkesin kendi tecrübesinden elde ettiklerini paylaşıyor olmasıdır, dolayısıyla her paylaşım da tabi olarak pek çok şahsi kanıyı ve tecrübeyi içinde barındıracaktır. Ülkemizde yaygın olan düşünce yapısının taklitçi ve detaycı olduğunun çok iyi farkındayım. Yani düşüncemiz yapımızda özgünlük az ve soyut kavramlar yerine tek tek olaylarla ilgilenerek vaktimizi harcıyoruz. Tek tek olaylardan yola çıkarak, sistematik olarak, soyut bir düşünce dünyası kurgulamaktan çok uzağız. Dolayısıyla da büyük resmi görmekte zorlanıyoruz. Eğitim kurumlarımız, eğitim ve gelişimi, kuru malumat ile problem çözme olarak ele aldıklarından, soyut düşünce yapımızın gelişmesine katkıda bulunmuyor. Bu da tek tek ağaçları gören ve sayan ama ormanda olduğunu farkedemeyen bireyler ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla önden gitmiş olanların bilgi ve tecrübeleri, ormanı farketmek için daha önemli hale geliyor. İşte acizane tavsiyelerim:

  1. Öncelikle kendinizi tanıyın. Yazılım dünyasıyla ilgili nelerden hoşlanıyorsunuz, neleri yapmak size zevk veriyor, merakınız ne yönde gibi sorularla başladığınız bu tanıma süreci, nelere yeteneğim var şeklinde daha zor soruların cevabını alacak şekilde daima aklınızın bir yerinde çalışır halde olsun. Kendinizi ne kadar erken tanırsanız o kadar isabetli karar verirsiniz. Bir kişinin kendini tanıması zor ve ömür boyu süren bir faaliyettir, bunun farkındayım. “Kendini bilmek”, dini olsun olmasın her hikmet kaynağı disiplinin en temel öğretilerindendir. Kendinizi tanıdıkça, toplumda kol gezen ideolojik söylemlere kanmaz, daha sağlıklı adımlar atarsınız. (Bu konuda “Her Zeki Öğrenci, Programcı mı Olmalı?” başlıklı yazıma gözatabilirsiniz.)
  2. Odaklanın.  Gençlerde gördüğüm en temel sıkıntı, bir odaktan yoksun olmaları. Kendine bir konu belirlemiş ve o konunun üstadı olmak için var gücüyle çalışan gençler yerine, her çiçekten bir damla almaya çalışan gençler görmek çok daha ihtimal dahilinde malesef. Bu da pek çok konudan birşeyler bilen ama hiçbirini tam olarak kavramamış, dolayısıyla da bir şeyi baştan sona ele alıp çözme yeteneğini haiz olmayan kişiler demek. Çok sık sahit olduğum şeylerden birisi: Hem Oracle veri tabanı, hem Java hem de Cisco için sertifika almayı planlamak ya da ne bileyim sadece birkaç yıllık kariyerinde üç-beş tane Java ya da .Net gibi heyula bilgi birikimine sahip yapılarla uğraşmış olup, hiç birinde bir projenin farklı katmanlarını, farklı vechelerini tam olarak görmemiş ve hiçbirinde yetkin bir duruma gelmemiş olmak. Günümüzde dünyasında “genişlik” yerine “derinlik” daha önemli. “Genişlik” ancak farklı ama ilişkili konularda derinleşerek elde edildiğinde anlamlı olur. Yüzeysel, “turistik” seviyedeki malumatın, yetkinlik açısından önemi yoktur. Dolayısıyla hedef belirleyin, daklanıp, gerektiği kadar üzerinde çalışın, belli bir yetkinlik seviyesine gelin, sonra ilgili bir başka yan alana geçin öyle ki ikisi bir araya geldiğinde anlamlı bir bütün oluştursunlar.
  3. Bilgi hiyerarşisine önem verin. Temelleri anlamadan ileri konulara dalmayın. Yani daha iyi bir ifade ile “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” hastalığına kapılmayın. Unutmayın bu bizim milli hastalığımız. Gerçekliği kavramak için önce onu ciddiye alın, en temelinden başlayarak anlamaya çalışın, sonra üzerinde yorum yapın. Dolayısıyla okulda “Operating Systems” derslerine girmeden Android ya da Linux gurusu olma hayaline kapılmayın. Kendisine hayranlık duyduğunuz o işletim sistemlerinin ya da programlama dillerinin yaratıcıları ya formal ya da informal yollarla, ama muhakkak en temelinden başlayarak kendilerini yetiştirmişlerdir. Pek çoğu Stanford ya da MIT gibi okullardan doktora sahibidir. Pek çoğu, okuldayken “gerçek hayatta ne işimize yarayacak bu” diye sorduğumuz Matematik derslerini, ya da hocasını beğenmediğimiz için derslerini astığımız mesela Algorithms dersini gereken önemi vermiştir. Formal bir eğitim imkanı bulamayanların ise bir şekilde tırmalayarak gerekli altyapıyı kazandıklarını görürsünüz. Dolayısıyla şu ya da bu şekilde, en temel Matematik, İşletim Sistemleri, Algoritamlar, Veri Yapıları vb. konularda gerekli altyapıya önem vermeden, aklınıza gelecek süper bir fikirle yeni bir Steve Jobs olmayı düşünüyorsanız, büyük bir ihtimalle ne eğitim ne başarı ne de Jobs hakkında çok fazla birşey bilmiyorsunuz demektir. Bunun için “Outliers” kitabı iyi bir başlangıç olabilir.

Şimdilik bu kadar. Aklıma geldikçe yenilerini paylaşacağım. Fikirlerinizi ve eleştirilerinizi her zaman beklediğimi ifade etmeliyim.

Share
5 Yorum daha...

TEGEP’in ilk çalıştayı yapıldı.


Akin tarafından, Eyl.17, 2011 tarihinde, TEGEP altında

İçinde olmaktan her geçen gün daha çok zevk aldığım TEGEP, yani Türkiye Eğitim ve Gelişim Platformu’nun ilk çalıştayı geçen hafta yapıldı. “Eğitim ve Gelişimin Geleceğini Birlikte Şekillendiriyoruz” konulu çalıştay, platformun ilk çalışması olmasına rağmen, ülkemizdeki kurumların insan kaynakları (İK) ile eğitim ve gelişim yöneticilerinin yoğun ilgisini çekti. TEGEP’in çekirdek yapısında olan arkadaşların ve kurumun ana destekçisi ve oluşumun başlatıcısı olan Türk Telekom’un davetleri ile çalıştaydan haberdar olan katılımcılar, benim gibi TEGEP kurucusu olan bir kişinin moderatörlük yaptığı, toplam 10 tane, 8-9 kişilik  yuvarlak masalarda bir araya gelip, daha faydalı ve etkin bir eğitim yönetiminin nasıl olabileceğini, bu süreçte eğitim alan ve verenlere neler düştüğünü ve nihai olarak da TEGEP’in bu süreçte neler yapabileceğini tartıştı. Benim moderatorlüğünü yaptığım masada da, ülkemizin farklı sektöründeki büyük firmalardan, kurumlarının eğitim ve gelişim yönetiminde rol alan 7 bayan vardı.

Bu çalıştayın sonuçları, TEGEP tarafından yakında bir rapor olarak yayınlandı. Sonuçlar, aynı zamanda hemen gelecek hafta yapılacak, 1. Eğitim ve Gelişim Zirvesi’nde de ele alınacak ve tartışılacak. Ben ise bu yazıda, ciddi bir süredir içinde olduğum profesyonel BT eğitimimleri sektöründeki tecrübelerim açısından, bu çalıştayı değerlendirmek ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum:

  • Öncelikle, benim masamdaki katılımcıları yakinen, masada yapılan tartışmalardan, diğer masalardaki katılımcıları ise sunum ve konuşmalarından şöyle gözlemledim: Katılımcılar yetkin ve işlerini biliyorlar. Bu durum beni açıkçası çok etkiledi. Çünkü, bu bir genelleme, kabul ediyorum ama, eğitim dünyası içinde bulunduğum süre içinde edindiğim izlenim, kurumların İK’larının yetkinlikleri konusunda içimde şüphe uyandırmaya yetmişti. Dolayısıyla bu çalıştay bana, tecrübelerimi gözden geçirme, onları sınıflandırma ve sonuç olarak daha analitik bir çözümleme yapma fırsatı verdi bana. Ama gerçekte, çalıştaya katılan kurumlarla  sınırlı olsa bile, eğitim ve gelişim yöneticileri hakkındaki algım çok olumlu, buna çok sevindim.
  • Masamda bulunan ve eğitim ve gelişim konusunda profesyonel olarak uzun süredir çalışan katılımcıların, aslında, aynı birimleri kendi kurumlarında kurmak isteyen ya da halihazırda bu birimlerde çalışıp da, önden gidenlerin birikimlerinden yararlanmak isteyen, dolayısıyla temelde, iyi kurumun, iyi çalışan ve iyi süreçlerden geçtiğininin bilincinde olup, bunun da öncelikle, ancak eğitimle gerçekleşeceğinin farkında olan kişiler ve kurumlar için bulunmaz bir bilgi ve tecrübe kaynağı olduğunu farkettim. Fakat üzücü olan o ki, İstanbul’un aşırı yoğun iş ve hayat temposu, bu gibi bilgi ve tecrübe kaynağı insanlara, günük iş ve aile meşgalelerinden sıyrılıp, onlara düşünüp yazabilecekleri bir ortam sağlamıyor. Bu gibi girişimler ya çok özel gayretlerle ortaya çıkıyor ki TEGEP bu gayretlere ortak olmayı istiyor, ya da akademisyenlerden geliyor. Akademisyenlerden gelenler gelemye devam etmeli ama pratik dünyada senlerce bu işi yöneten insanların, pratiklik adına, yerel çözümler üretme adına söyleyecekleri çok şey var diye düşünüyorum. (İngilizce yayınlar dünyasında, konusunda İngilizce’de “bible” olarak nitelenen, elimizden düşmeyecek nitelikte pek çok kitap, hem akademiye hem de pratik dünyaya seslenebilecek şekilde, tamamen sektörün pratisyenleri tarafından yazılmıştır. Bu kişilerin ülkemizdekilerden temel farkı, kanımca, kendilerine, uğraştıkları alan üzerinde sistemli ve soyut düşünebilecek, fikirlerini organize edebilecek zaman ve imkan ayırabiliyor olmalarıdır.) Bu noktada eğer TEGEP, vizyonunda ifade ettiği gibi, bu birikimleri organize edip, basılı yayınlar ve farklı organizasyonlarla, toplumumuzun değişik karmanlarına yayabilirse, müthiş bir iş başarmış olur.
  • Çalıştayda edindiğim en çarpıcı tecrübelerden birisi de, biz teknik insanların, çalıştaya katılanlar tarafından nasıl algılandığıyla ilgili oldu. Durum aslında, Friends gibi dizilerde geçebilecek, “ok, we’re different kind of animals” şeklinde bir cümleyle açıklanabilecek cinsten, aşağısı kurtarmıyor. (Ben de bu sürüdenim, dolayısıyla, karşıdaki kişilerin beni ve bizleri nasıl algıladıklarını daima merak etmişimdir.) Eğitim ve gelişim çalışanları yetkin ve işlerini biliyorlar, süreçlerini detaylıca tarif edebiliyorlar, sıkıntılı noktaların tamamen farkındalar, indirgemeci yaklaşımlardan uzaklar vs. Teknik insanlar, özellikle BT çalışanları da yetkin insanlar, bu ülkenin en iyi eğitim almış gruplarından birisini oluşturuyorlar. Ama açık ki, arada, temelde dilden kaynaklanan bir uçurum var. Dolayısıyla, iletişimin en temel “anlama/anlaşılma” konusu yerine gelmiyor ve birbirini anlamayan ama bir o kadar da birbirine ihtiyaç duyan iki grup, birbirlerini anlamadıkça, birbirleri hakkında mitler üretiyorlar. Bence iki taraf da ama özellikle eğitim ve gelişim yöneticileri, daha verimli BT eğitimleri düzenleyebilmek için, araya iki tarafın da dilini bilen “çevirmenler” koyarak işe başlamalı.

Şimdi sıra zirvede. Zirvenin ayrıntılı içeriğine buradan ulaşabilirsiniz.

Share
Yorum bırakın : daha...

TEGEP: Türkiye Eğitim ve Gelişim Platformu


Akin tarafından, Ağu.24, 2011 tarihinde, Diğer altında

“Eğitim şart” cümlesinin, ülkemizindeki hemen her çevrede yapılan, ciddi olsun geyik olsun, pek çok farklı içerikteki muhabbetin en çok kullanılan sloganlarından birisi olmasına karşın, eğitim ve gelişime yeterince önem vermeyip, gerekli desteği sağlamamamız, hatta, “eğitim”in “neliği” konusunda bile sağlıklı bir bakış açısına sahip olmayışımızın nasıl traji komik bir durum oluşturduğu zihnimde yer etmiş durumdadır. Eğitim ve gelişimi, profesyonel yetişkin eğitimi ve gelişimi noktasında ele aldığınızda da durum değişmemektedir.

Şu ana kadar kişisel olarak, eğitim dünyasında bulunduğum süre içinde biriktirdiğim tecrübe ve kişisel okuma ve gayretim ile elde ettiklerimi, eğitim ve danışmanlık vesilesiyle tanıştığım kişiler ve özellikle şirketlerin insan kaynakları ve eğitimden sorumlu çalışanlarıyla paylaşmak dışında çok da fazla yapabileceğim birşey olmadı. Ta ki TEGEP, yani “Türkiye Eğitim ve Gelişim Platformu” kurulana kadar. Türk Telekom Akademi’nin direktörü Dr. Ayhan Artar’ın geçen kış bana bahsettiği ve ülkemizde profesyonel ve yetişkin eğitim ve gelişimi üzerine bir fikir platformu olacak yapıyı duyunca tabi olarak heyecanlandım. Ayhan beyin fikir liderliğinde ve desteğinde kurulmuş olan TEGEP, öğrenme kültürünün, toplumun tüm kesimlerinde yayılmasını, temel hedefi olarak belirlemiş bir düşünce platformu. TEGEP, bu konuya gönül vermiş, fikir üretme, tartışma ve paylaşma süreçlerinde bulunacak herkese açık bir platform. Platformda hali hazırda, yetişkin eğitim ve öğreniminde çok bilgili ve tecrübeli arkadaşlar var.

Kurulum aşamasını geçen TEGEP, artık ismini duyuracak konuma geldi ve Eylül ayında iki farklı organizasyonla eğitim ve gelişime ilgi duyan herkesi biraraya getirmeye başlıyor. Bunlardan ilki “EĞİTİM VE GELİŞİMİN GELECEĞİNİ BİRLİKTE ŞEKİLLENDİRİYORUZ”  çalıştayı, diğeri de “EĞİTİM VE GELİŞİM ZİRVESİ”. Gerekli bilgilere TEGEP’in sayfasında ulaşabilirsiniz.

Umarım TEGEP, sizlerin de katkısıyla, en temelindne başlayarak eğitim, öğrenim ve gelişim ile ilgili güzel fikirlerin ve çalışmaların ortaya çıktığı bir platform olur.

Share
Yorum bırakın : daha...

Zeka mi Çalışma mı Yoksa Toplum mu?


Akin tarafından, Ağu.11, 2011 tarihinde, Diğer altında

Eskiden bu yana “zeka”dan ziyade “çalışma”ya öncelik veren bir tavrım vardır. Zeka Allah vergisidir ama çalışma, kişinin iradesiyle gerçekleşir ve bu ikisi arasındaki çekişme tavşan ile kaplumbağanın yarışındaki gibidir, zekaya güvenmek boştur belki daha da kötüsü kibirdir, ama çalışan her zaman başarır. Bu hikaye ve anlatılan “yeteneğine güvenme, başarı için çalış” düsturu, hayatımızın ilk yıllarından itibaren, her Türk gibi benim de zihninin derinliklerinde yer etmişti.

Yukarıda bahsettiğim duruma rağmen, toplumumuzdaki pratikler gerçekte, sanki zeka ve yeteneği çalışmanın önüne çıkarıyor gibi geliyor bana. Gerçekte, işini ciddiye alan, kurallarına uyarak en iyisini yapmaya çalışanı görmeyip, her türlü başarıyı sadece zekaya atfetme gibi bir halimiz zaman zaman çok sırıtıyor bence. Bu yüzden özellikle eğitim ya da kısa konuşma vesilesiyle bulunduğum ortamlarda, zekayı kullanarak hızlıca birşeyler ortaya koymak yerine, çalışmayı, disiplinli ve sistemli öğrenerek bilgilenmeyi, ancak bilgi sahibi olduktan sonra kısa yollar ve hızlı kazanımlar için kafa patlatmayı vurgulamışımdır.

Ben bu şekilde kendime göre bir felsefe oluşturmuşken, ilk başta, genelde uzak durduğum kişisel gelişim kitaplarından birisi gibi duran, Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin Dışındakiler) – Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur? isimli kitabı geçmişti elime. Hatta kitaba başından değil de sadece ilk satırları ilgimi çekti diye 4. bölümün 3. kısmından başladım. Sonra kitap beni sarmaya başladı ve bir önceki bölümü de okudum ve sonunda kitabı baştan sırayla okuyup geçenlerde bitirdim.

Malcolm Gladwell, New York’ta yaşayan, bir gazeteci ve yazar.  Gladwell’in, Outliers dışında, hepsi dilimize çevrilen 3 kitabı daha var: Tipping Point (Kıvılcım Anı) (2000), Blink (Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü) (2005),  Outliers (Çizginin Dışındakiler) (2008) ve What The Dog Saw (Köpeğin Gördüğü) (2009). Yazarın Outliers’da da yaptığı, başarının bileşenlerini ele almak. Gladwell, daha kitabının başında kitabını, başarıyı bireysel zeka ve yeteneklere bağlayan anlayışı yıkmak üzere yazdığını ifade ediyor. Bu amaçla kitabında dahilere bayağı yer ayırmış. Ve zeka ile başarı arasındaki ilişki ile ilgili olarak vardığı sonuç şu: Eğer 120 IQ’ya sahipseniz, geriye tek farkeden, ne kadar çalıştığınızdır. Yani başarı için gerekli bir zeka eşiği var ve o zeka eşiğini geçiyorsanız, geriye başarılı olmak için gereken şey ne kadar çalıştığınızdır. Bu sanki, iyi bir basketbolcu olmak için eşik olan, 1.90 gibi bir boya sahip olmak zorunda olmanız gibi birşey. Nitekim Michael Jordan ve Kobe Bryant’ın boyları sadece 2 metre civarında.

Kitabın dahilerle ilgili bölümlerinde, 1920′li yıllarda ABD’nin California eyaletinde, Terman isimli bir bilim insanının, yaklaşık 250.000 ilkokul ve lise öğrencisi arasından özenle seçilen ve IQ’ları 140 ile 200 arasında değişen 1470 tane öğrenciden oluşan “dehalar grubu” çalışmasına da yer veriliyor. Terman, bir bireyin hayatında, ahlakı dışında en önemli olan şeyin IQ olduğunu ispatlamak istiyormuş. Terman, bu dahileri, okul ve iş yaşamları boyunca takip etmiş, neler yaptıklarını bir bir kayda geçirmiş. Sonuç ne olmuş, biliyor musunuz? Hayal kırıklığı. Çünkü bu dahiler ordusunun başardıkları, aynı sayıda normal zekalı öğrencilerin başardıklarından farklı değilmiş.

Aslında kitap, başarının bileşeni olarak zeka yerine çalışmayı vurgulamıyor. Kitap, zekanın gerek şart olduğunu ama tek başına başarı için yeter şart olmadığını vurgularken, başarıyı daha çok bir hediye olarak sunuyor. Kitaba göre başarı, toplumun ve zamanın sunduğu fırsatları, normal zekaya sahip olan birinin çalışarak değerlendirmesidir. Bu yüzden kitabın bölümleri 2 ana kısıma ayrılmış: Fırsat ve miras. Yani kitap temelde, “başarılı insanlar fırsatları nasıl çalışarak değerlendirdirler?” ve “başarıda, içine doğduğumuz kültürel ortamın rolü nedir?” sorularına cevap arıyor.

Outliers’ı okuyunca, aslında başarının çalışmanın da ötesinde bir yapısı olduğunu düşünmeye başladım. Kitap, zaten fırsat ve miras derken bunu vurguluyor ama sanki daha açık vurgulaması gerekirdi gibime geldi. Demek istediğim şu: Bir insan ahlaksız bir toplumda ne kadar ahlaklı olabilirse, başarısız bir toplumda da o kadar başarılı olabilir. Yani biz sanırım “o mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” latif ifadesinde de anlatıldığı gibi aslında toplumsal olan pek çok olguyu bireysel almak eğilimindeyiz.  Ahlak bunun en güzel örneği. İçinde bulunduğumuz toplumda, örneğin ticari faaliyetlerden bahsederken, toplamda ticarette ahlaksızlığın çok yaygın olduğunu ifade edip tek tek insanlardan bahsettiğimizde onların ahlaklı olduklarını vurgulamak ne kadar çelişen bir durum ise, genel olarak başarılı olmayan bir toplumdan başarılı insanların çıkmasını beklemek de o kadar paradoksal bir durum işte. Yani ahlak ve başarı gibi sıfatlar olsa olsa ancak ve ancak toplumlar için söz konusudur kişiler için değil. Dolayısıyla “ahlaklı insan yoktur, ahlaklı toplum vardır” sözüne ne kadar inanıyorsam artık “başarılı insan yoktur, başarılı toplum vardır” sözüne de o kadar inanıyorum. Çünkü, tek bir insanın ahlaklı ve erdemli olmanın kurallarını tek başına yerine getirmesi mümkün olmadığı gibi, başarının Outliers kitabında vurgulanan en temel iki öğesi, fırsat ve miras da ancak toplumsal olarak anlamlıdır, bireysel olarak değil.

Her toplum, bir dünya kurma girişimidir. Her toplum kendi doğrusunu, kendi yanlışını, kendi ahlakını, kendi erdemini ve pek tabi ki kendi fırsatlarını ve kendi mirasını yaratır. Bireysel olarak başarılı olmanın yolu da toplumsal bir başarı ortamı oluşturmaktan geçiyor.

Share
6 Yorum :, , daha...

Birşey mi aradınız?

Günlüğümü aramak için lütfen aşağıdaki formu kullanın:

Aradığınızı bulamadınız mı? Lütfen not bırakın ya da bana erişin. Teşekkürler.