Sınavlar, Öğrenciler, Seçmek ve Hayat Üzerine – I

Devamlı konuşup duruyoruz sınavlar hakkında; “çocuklarımız yarış atına döndü”, “çocuklar sınava çalışmaktan başka hiç bir şeye vakit ayıramaz haldeler” vs. vs… Hepimiz geçtik bu sınav dünyasından. Okumaya devam ettiğimiz sürece sınavdan da kaçış yok zaten. “Hayat biter sınav bitmez” gibi bir tampon yazısı iyi gider hani buraya. 🙂

Çocukluğumuzda ve gençliğimizde pek çok önemli seçimlerimiz için hep sınava girdik. (Daha doğrusu kendi seçimlerimizden ziyade okulların seçimleriydi hepsi. 🙁 Kendi seçimlerimizi kabul ettirmek içindiler.) Benim yaşlarımda olanlar, ilkokul, ortaokul ve lise sonrasında sınava girerlerdi hep, şu anki gibi yani. Sadece sınavların isimleri ve belki biraz da formatları farklıydı. Ben ilkokuldan sonra girmedim ama ortaokuldan sonra girdim bu sınavlara, liseden sonra da o zamanki ismiyle ÖSS ve ÖYS sınavlarına girdim. Hatta bir kaç defa girdim. Sonrasında, yurtdışı merakımdan dolayı TOEFL ve GRE gibi sınavlara da girdim. Yurt dışındaki öğrenimim boyunca da ders sınavlarına girip çıktım. Hocaların ellerindeki soru kağıtlarını dağıtıp, 50 dakika sonra odama getirin cevaplarınızı dediklerine de şahit oldum. Oğlumun ABD’de ilkokula başlaması ve ilk sınavlarını orada almasını da gözlemledim. Çocuklarımın esas sınav maratonu Türkiye’ye döndükten sonra başladı tabi olarak. Bu maraton bizim için pek travmatik olmadı gerçi. Buna kesinlikle çok şükrediyorum. Ama ülkemizdeki bu sınav sistemi ve sınavların içerikleri üzerine daha fazla düşünme imkanım oldu. Son zamanlarda dershaneler tartışmasının da etrafımızı sarmasıyla bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Bence öncelikle, konuşmamız gereken şeyin “sınav sistemimiz” değil de “seçme sistemimiz” olduğu konusunu tespit etmeliyiz. Sınav bir araç, amaç ise seçmek. Bir toplumda imkanlar, onları isteyenlerden az olduğu müddetçe “seçilmek”ten kaçış yok. Okul sonrası iş imkanları, mezun sayısından az olduğu müddetçe de iyi okul-kötü okul, başarılı öğrenci-başarısız öğrenci ayırımı olacak, yapacak bir şey yok. (Tabi devletin aşırı müdahil olduğu komünizm gibi sistemleri tercih etmiyorsak.) Hatta gerçekte yapılan işin gerekliliklerine hiç bir katkısı olmadığı halde, mesela bazı pozisyonlarda İngilizce bilmek gibi yetkinliklerin de seçimde kullanılması çok yaygın bir durum. Dolayısıyla seçimden kaçış yok.

Seçimden, seçilmekten kaçış yok ise soru kimin nasıl seçileceğine gelir. Önce “kimi seçmeli?” sorusuna eğilelim. Şu üç şeye sahip olan seçilmeli bence: Yetenekli, çalışkan ve yetkin olanı. (Zeki olanı? diye sormayın, her türlü zeka, yetenektendir. Yetenek zekadan daha geniş bir çerçeveye sahiptir çünkü. “Akıllı” olanı da sormayın çünkü akıllı olmak bir yetenek değil yetkinliktir, davranışşal bir özelliktir çünkü.) Arada “veya” yok, “ve” var, öncelikli olarak hem yetenekli hem çalışkan hem de yetkin olanı seçmeliyiz. Seçimin yapıldığı alana ve seviyesine göre yetenek öne çıkabileceği gibi zaman zaman ciddi yetkinlik ölçümleri de seçime dahil olmalıdır. Yani sadece potansiyel değil, o potansiyelin çalışma yoluyla gelmiş olması gereken seviye, “yapabilirlik” seviyesi de ölçülmelidir. Yeteneğin yetkinliğe dönüşmesi ise temelde vizyon ve çalışmayla olacağından, yetkinlik ölçümü, çalışkanlığı ve tabi ki vizyonu da belirleyecektir. Daha sonra yetenek, çalışma ve yetkinlik kapasitesinde daha aşağılara doğru giderek seçmeye devam etmeliyiz.

Hedef yetenekliyi seçmek, çalışkanı ödüllendirmek, yetkini ise geliştirmek olmalı ki bu topraklardan da her konuda üstün başarıya sahip kişiler çıksın. Seçim sistemi, en küçük yaşlardan itibaren, ne istediğini bileni yönlendiren, hangi konuda olursa olsun, tutkusu olanı destekleyen, düşüneni ve çalışanı ise ödüllendiren şekilde kurgulanmalı. Sistem farklı olana, sıradışı fikir ve yetenekleri olana, ortaya çıkması için şans tanımalı, tutkusunu ortaya koymasına izin vermeli, desteklemeli. Unutmayın, bu ülkeden batı ülkelerine yapılan beyin göçü çoğu zaman, genç yaşta oluyor. Çünkü bu yaşlarda yetenek daha ön planda oluyor ve yetenekliler yurt dışına kaçıyorlar. Eğitim ortamları orada bu kişilere sistemli bir çalışkanlık kazanıyor, kişiyi bunun için gerekli özgüven gibi duygularla, sorgulayıcı ve çözümleyici zihin yapıları ve sistemli olmak, planlamak gibi gerekli davranışşal özelliklerle donatıyor. 10-15 sene sonra da bu gibi insanlarımızı gazetelerde görünce “vayyy ne zeki adam/kadın” diye iç geçiriyoruz. Halbuki o çok başarılı adam ve kadının kendisinden geliştiği “çok zeki çocuk”tan her evde birer tane, her sokakta bir sürü var. Hatta şu anda hamalolarak çalışan ya da ev hanımı olanlar arasında bile zamanında aynı yetenekte çocuklar vardı. Ama bilirsiniz “bakarsanız bağ olur bakmazsanız dağ olur”. Bu söz, bağ için doğru olduğu kadar insan için de doğru. 

Konuya devam edeceğiz.

Bu yazı toplam 757 defa görüntülenmiştir.